yine yazdıkça

Doğru yerlere doğru şeyler sunabilmenin endişesiyle dizlerimi kanatmış hissederken,olduğum yerde doğrulma isteği bana

-içimden şiddetle kızdığım kendime-

aslında henüz hiçbir yöne devrilmediğimi,

düşmekten kaçındıkça büyüttüğüm çabanın karışıklığından takılıp daha çok tökezlediğimi

ve eğer bu direnişi sürdürürsem daha yolun sonuna bile varmadan yürümeyi unutacak kadar yıkılıp,erkenden oyunu bitireceğimi söyledi.

Sanki becerilerim,zihnimin kurallarına uygun olmalıydı ve bu çağrışıma ayak uydurmak benim için gerçekleşmesi ötelenmiş bir olgu gibiydi.

Sanki yaşamak istediğim ve başarmaya niyetlendiğim hedeflerim,onlara biçtiğim harikalıktan aşağı kalamayacağı için,hemen ya da yakın zamanda asla önümde duramaz,bana ait gibi davranamazdı.

Sanki hep sıkışmışlıkta,acıda,yorgunlukta,streste veya tuhaf bir hüznü taşıyan tanımsız bir duygumda yazılar yazmalıydım mesela.

Belki de en güzel buhranı anlatabilirdim,kasveti hayal eder,insanları yaralarında gözlemleyebilirdim.

Ancak bu yetiyle sahnede yer aldığım her durumda,kaçınılmaz tepkiler yapıştı üzerime.

Acaba yalnızca kendi benliğimle mi dans etmeliyim satırlarda?

Biriktirdiğim kelimelerle,kendimi çıplak hissetmeye başladım yazıp yazıp okundukça.

Ve ardından bu yalınlıkta,üzerime giydirilen zanlarla gerilmeye evrildi kalemim.

Oysa mutluluk da anlatılabilirdi sabahları;

her şey her yere yazılabilirdi,

herkes seslenebilirdi kendi penceresinden sokaklara,

eksiklik dürtüsü kovulabilirdi caddelerde,

yığılacak bile olsan koşulabilirdi,

ve evet

öteki-ler susturulabilirdi duyulmayacak çığlıklarında.

Yorum bırakın